BU DÜNYA, ACIMIZI YAŞAMAK İÇİN BİLE ÇOK GÜRÜLTÜLÜ
Yirmi birinci yüzyılın insanı, tarihin en hızlı ama aynı zamanda en yorgun insanı. Sabahın ilk ışıklarıyla sokağa taşan kalabalıklara bir bakın. Herkes bir koşuşturma içinde, herkes bir yerlere yetişmeye çalışıyor. Ancak tuhaf bir çelişki var: Ne kadar hızlı koşarsak koşalım, hepimiz her yere geç kalmış gibiyiz.
Adına "yaşamak" dediğimiz bu nefes nefese koşturmacada ceplerimiz teknolojiyle, takvimlerimiz toplantılarla dolu ama içimiz bomboş. Duygularımızı bastırarak, anı kaçırarak, sadece bir sonraki hedefe kilitlenerek ilerliyoruz. Sonuçta ortaya mutsuz, yorgun, gergin ve gitgide hissizleşen bir insanlık çıkıyor.
Nurettin Yıldız’ın yıllar önce okuduğum o meşhur kitap başlığı geliyor akla: "İşi Vaktinden Çok Olanlar". O eser, hayırlı işlerde koşturmayı ve zamana bereket katmayı anlatıyordu. Yazarın da dediği gibi: "Zamanı yaratan Allah, zamana sığmayan işleri o zamanın içine bereket olarak yerleştirir." Oysa bugün bizim koşturmalarımız omzumuzdaki o yüce sorumluluklardan değil, modern dünyanın üzerimize yıktığı yapay ihtiyaçlardan kaynaklanıyor. İşimiz vaktimizden çok doğru; ama bu işlerin ne kadarı gerçekten ruhumuza dokunuyor, ne kadarı sadece tüketime hizmet ediyor? İşte burası belirsiz. Biz o bereketi, sahte aciliyetler arasında kaybediyoruz.
Bugün teknoloji sayesinde aynı anda farklı şehirdeki insanlarla toplantı yapabiliyor, dünyanın öbür ucundaki gelişmeleri saniyesinde görebiliyoruz. Bedenimiz bir kafede otururken, zihnimiz dijital dünyada kaybolabiliyor. Yani teoride "her yerdeyiz". Peki ya pratikte?
Gerçek şu ki: Her yerde olan insan, aslında hiçbir yerdedir. Ne oturduğu masanın, ne içtiği çayın, ne de karşısındaki insanın gözlerinin tadına varabiliyor. Anda kalamayan insan, kendi hayatının sadece bir seyircisi haline geliyor.
Haz ve hızın peşinde koştukça, durup düşünmeye, hissetmeye vakit bulamıyoruz. Bu dünya, acımızı yaşamak için bile çok gürültülü. Yasımızı tutmaya, yaramızı sarmaya fırsat tanımayan bir gürültünün tam ortasındayız. Bu gerçeği, o büyük depremde o kadar iyi, o kadar acı anladık ki... Dünya durdu sandık, bir daha hiçbir şey eskisi gibi hızlanamaz dedik. Lakin genele bakıldığında, o koca acının bile etkisi ne kadar kısa sürdü... Niye? Çünkü hayata yeniden adapte olabilmek için o gürültülü düzene uymak, yüzüne bir maske takmak zorundasın. Acını da yasını da ancak kendi içinde, kimselere göstermeden yaşamalısın... Yoksa bu acımasız ve hızlı toplumda kendine yer bulamazsın. Hayatın bu yönü bize iyi mi geldi, bizi iyileştirdi mi? İşte bu çok tartışılır. Ah dünya... İnsanın hafızası ne kadar da çabuk unutuyor. Bu bitmek bilmeyen şamata bizi derinlikten mahrum bırakıyor; sığ sularda hızla giden bir sürat teknesi gibi sadece yüzeyde köpükler bırakarak ilerliyoruz.
İşte tam bu noktada, ruhumuzun imdadına Kemal Sayar’ın o dingin kalemi yetişiyor. "Yavaşla" diyor Sayar. Bu çağın delirten hızına karşı koyabilmenin, insan kalabilmenin tek yolunun yavaşlamak olduğunu söylüyor. Kitabındaki şu tespit çok değerli: "Hız, hazza hizmet eder. Haz ise bizi hissizleştirir. Yavaşlamak, kalbimizi yeniden işitmektir." Yavaşlamak; tembellik etmek değil, hayatı sindirerek yaşamaktır. Gökyüzünün maviliğini, bir yaprağın yeşilini fark etmektir. İnsanın kendi içine dönüp o dışarıdaki gürültüyü susturabilmesi ve "Ben ne yapıyorum, nereye gidiyorum?" sorusunu sorabilmesidir.
Peki bu dengeyi yeniden kurmak mümkün mü? Evet, mümkün. İşi vaktinden çok olanların bereketli koşturmasıyla, modern dünyanın bizi köleleştiren anlamsız hızını ve bizi maskeler takmaya zorlayan gürültüsünü birbirinden ayırarak başlayabiliriz. Ruhumuzu dinlendirecek, o dışarıdaki uğultuyu kesecek içsel duraklara ihtiyacımız var. Akıp giden zamanın içinde bazen durmayı, bazen sadece susup dinlemeyi becermeliyiz.
Geç kalmışlık hissiyle yaşamak istemiyorsak, önce kendimize yetişmeliyiz. Unutmayalım ki hayat, varılması gereken bir hedef çizgisi değil; her anı hakkıyla yürünmesi gereken bir yoldur. İnanç ve kültürümüzün bize öğrettiği gibi, insan dünyanın anlamsız telaşlarına değil, ancak hayırlara ve Allah’ın rızasına koştuğu müddetçe ruhunu koruyabilir. Bizi tüketen bu yapay hızı terk edip kalbimizin sesini dinlemek, bu çağda bir nevi ruhi görevdir. Ve o yolda en güzel manzaralar; ancak maskelerini indirip, dışarıdaki gürültüyü susturarak yalnızca Allah'ın rızası için yavaşlayanlar içindir.