DİJİTAL DETOKS, MÜNZEVİ HALLER
Geçtiğimiz hafta bu köşede, dijital dünyanın zihnimizi nasıl adım adım kuşattığından, o meşhur "beyin çürümesi" (brain rot) girdabından bahsetmiştim. Yazıyı bitirip editöre gönderdiğim an, ekrandan sızan mavi ışığın yorgunluğu gözlerime, kelimelerin ağırlığı ise ruhuma çökmüştü.
Kendi kendime, "Buraya kadar," dedim, "Madem teşhisi koyduk, tedaviye de önce kendimizden başlamalıyız."
Böylece modern çağın o en havalı, en vaat dolu ibadetine sığınmaya karar verdim: Dijital Detoks.
Plan basitti. Telefonla araya ciddi bir mesafe konulacak, bildirimlerin o kibirli sesleri susturulacak, zihin nadasa bırakılacaktı. Ruhumu o eski, sakin, "çevrimdışı" günlerin dinginliğiyle yıkayacaktım. Fakat modern insanın "fişi çekme" mücadelesinin, bizzat fişin kendisine ne kadar bağlı olduğunu anlamam tam dokuz dakika sürdü.
Her şeyden önce, detoks kararı tek başına alınabilen mahrem bir karar değilmiş, bunu yaşayarak öğrendim. Bu kararı önce dijital dünyaya duyurmak gerekiyordu. Hemen sosyal medya hesabıma girip, arka fona da şöyle afili bir kahve fincanı ya da kitap fotoğrafı yerleştirerek o meşhur bildiriyi yayınladım: "Bir süre buralarda olmayacağım, biraz içime dönüyorum. Acil bir şey olursa ararsınız."
İşte ironi tam olarak burada başladı. "İçime dönmek" için adım attığım o ilk yarım saatte, içimden ziyade telefona döndüm. Kaç kişi "Hayırdır, bir şey mi oldu?" diye sormuş, kaç kişi bu kararı desteklemiş, kimlerin okuyup yorum yaptığı, kaç kişinin beğenip paylaştığı gibi sosyal medya etkileşimlerinin takibine dalmamak için kendimle verdiğim mücadele, herhalde irade sınavlarının en zoruydu.
Aslında sadece ben de değilim; modern çağda bu inzivaya niyetlenen herkes, ilk virajda o dijital şeytanın vesvesesine yenik düşüyor. O görünmez ses zihninize usulca üflüyor: “Ya çok önemli bir gelişme olduysa ve sen geri kaldıysan? Bak, bir bildirim ışığı daha yandı, sadece bir saniyecik bak ve kapat…” Nefis, ekranın o parıltılı vaatlerine karşı öyle zayıf düşürülmüş ki, insan kendini iradesini korumaya çalışırken sürekli arkasından çekiştirilen bir fani gibi hissediyor. Cemil Meriç’in o güçlü tespiti tam da bu teslimiyeti anlatır gibi kulaklarımda çınladı: “Kendi gerçeğimizi keşfetmek için başkalarının gürültüsünü susturmak gerekir.”
Biz o gürültüyü zihnimizde bir an bile susturamadıkça, ekranın başında kendimize yabancılaşmaktan kurtulamıyoruz.
Telefonla arama o vadettiğim mesafeyi koyup onu odanın en uzak köşesinde bıraktıktan sonra masaya oturdum. Elime bir kitap aldım, tam sayfayı açtım... Ama gelin görün ki, insanın eli yılların alışkanlığıyla o bildik ağırlığı arıyor. Sol elim masanın üzerinde tuhaf bir boşlukta kalakalmıştı. Sayfaları çevirirken bile, aklı başında bir insan olarak ne kadar büyük bir alışkanlık tuzağının içinde olduğumuzu o an çok daha net fark ettim. Telefon elimizde değilken bile zihnimizin bir köşesinde hissettirdiği o görünmez ağırlık, aslında dijital dünyanın bizi ne kadar derinden kuşattığının en somut kanıtıydı.
Fransız düşünür Blaise Pascal, yüzyıllar öncesinden bugün düştüğümüz bu çaresizliği sanki görmüş ve şöyle demişti: “İnsanlığın tüm mutsuzluğu, tek bir odada sessizce oturamamasından kaynaklanır.”
Bugün o odada oturuyoruz oturmasına ama elimizde o küçük ekranlar olmadan, sessizlikle baş başa kalmaya cesaret edemiyoruz.
Biraz nefes almak, gökyüzüne bakmak için balkona çıktım. Ne de olsa detoksun şanındandır doğaya dönmek. Bulutlara bakıp anlamlar çıkarmaya çalışırken bile içimden bir ses, "Şu an o kadar huzurluyum ki, acaba bunu bir fotoğrafla insanlığa kanıtlamalı mıyım?" diye fısıldıyordu. Yaşanılan güzel bir anı, başkalarına göstermediğimizde gerçekten "yaşanmış" sayılmıyor mu artık? Can sıkıntısı için eski, yaratıcı, insanı derinleşmeye ve tefekküre iten o kıymetli vaktini ne ara kaybetmiştik? Schopenhauer, “Sıradan insan zamanı nasıl öldüreceğini, zeki insan ise nasıl kazanacağını düşünür,” der. Biz ise o bitmek bilmeyen "akış"ların içinde zamanı kazanmayı geçtik, ekran başında geçen saatlerimizle kendi ömrümüzü acımasızca katlediyoruz.
Sonunda anladım ki, sosyal medya yorgunluğu sadece ekrana bakmaktan ibaret değilmiş. Biz asıl, her an her yerde "ulaşılabilir" olmanın, her gelişmeden anında haberdar olma zorunluluğunun altında eziliyormuşuz. Çevrimdışı kalmak bu çağda basit bir dinlenme biçimi değil, resmen akıntıya karşı kürek çekilen soylu bir direnişmiş.
Uzun lafın kısası sevgili okur; dijital detoks bu devirde tamamen mümkün mü, bence mümkün değil. Akıllı telefonları tamamen kapatıp bir dağ kulübesine sığınmak radikal bir romantizmden öteye geçmiyor maalesef.
Hayat, o ekranların içinde de akıyor artık. Asıl mesele galiba fişi tamamen çekmek değil, o ekranın karşısında otururken kendi ruhumuzun nerede durduğunu, neyi kaçırma korkusuyla uykularımızı böldüğümüzü hatırlayabilmekte. Yani ekranı karartmak yetmiyor, zihni uyandırmak gerekiyor.
Neyse, benim bu haftalık detoks maceram ve irade sınavım şimdilik buraya kadar. Zira bu yazıyı gazetenin portalına yüklemesi için editörüme gönderiyorum. Hem kim bilir, belki yazının linkini sosyal medyada paylaşırım da kaç kişinin beğendiğine, kimlerin okuyup yorum yaptığına şöyle gizlice bir bakarım...
Sağlıcakla ve olabildiğince "kendinizle" kalın.